Postnişin Mustafa Holat ile Ropörtaj…

S. Kavak: Kendinizden bahseder misiniz? Mevlevilikle nasıl tanıştınız?

M. Holat: Babama ‘terzi Tataroğlu’ derlerdi. Kapı Camisi’nin yanında iş yeri vardı. Son Mesnevihan Sıtkı Dede’nin mürididir kendisi. 1958 yılında kütüphanede, şimdiki tiyatro binasında Sema ayinleri yapılıyordu. Ben de bir gün kendi başıma bilet buldum, gittim. Çocuğum, 12-13 yaşındayım. Ayak ayak üstüne atmışım, ayini izliyorum. Yanımda oturan bir büyük beni uyardı. ‘ Bak oğlum, böyle şey olmaz. Burada ayin okunuyor. Şöyle tertipli edepli otur.’ dedi. O günden sonra o edebi, tertibi arar oldum. Nereden kazandım, Rasulullah’ın söylediği kelimeye geldim. Hadisi şerife geldim. ”Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”

S. Kavak: Postnişin nedir?

M. Holat: Postinişin, şeyhlik makamı gibi görünse de, Şeyhlikte irşad olayı var. burada makam temsil olayı var. Şu anda biz, Hazreti Mevlana’nın makamını temsil ediyoruz. Posta oturan, daha doğrusu kırmızı posta oturan, daha doğrusu o heyeti yöneten, onların başı olan postnişindir. Sıfatı oradan geliyor. 2-3 manası var ama esas olarak, posta oturan ve o heyeti idare eden demektir.

S. Kavak: yaptığınız nedir? Sema ayin mi?, Sema gösterisi mi?

M. Holat: İnsanların kapasitesine göre, bilgisine göre, yapılan işlerdir. Bunu, dostlarımız ayin olarak görüyorsa ayindir. Yok gösteri olarak kendisinin kapasitesi varsa, öyle görüyorsa, öyledir.

S. Kavak: Sizce nedir?

M. Holat: Ayindir. Resmen ayindir. Resmen ayindir hem. Çünkü burada, hakkı zikretme olayı var. Camideki olay neyse, aynısıdır.

S. Kavak: Son dönemde tartışma var. Kapadokya Bölgesi’ndeki gibi, içki masasında semazenler dönüyor, çakma semazenler var. Bunlarla ilgili ne diyorsunuz?

M. Holat: Bizim sıkıntımız bunlar. Bugünkü şartlardaki müslümanlık da öyle. Adama bak, caminin ön safında, çıktıktan sonra, filan bankada faizi var. Faiz nedir? İnsanları çökerten bir sistem. Yani bir adama yardım değil de onun zaafından istifade etmektir bana göre faiz. Aynı şekilde adam camide en önde, yanındaki komşusunu kötülüyor. Ama, camide. Nedir Bu?

Ben Musalla’nın orada oturuyorum. Gelirken, Mevlana Kültür Merkezi’ne gelinceye kadar 12 tane medrese, sayabiliyorum. Duyduklarımla, kalıntılarıyla. 12 tane bu memlekette bir üniversite ayarında medrese varsa, benim bildiğim. Belki daha da fazlası var. Bu memlekette ahlakın, bilginin, faziletin, erdemin en yüksek noktada olması lazım. Ne oldu bu hale düştük. Hepsini kapattık, yıktık, hepsini dejenere ettik. Atıl vaziyette bıraktık şimdi onların yıkıntıları arasından geçiyoruz. Ben üzülüyorum. O bilgi ve görgüleriyle yaşamamız lazım gelirken onu yapmadık. Semazenlik de imamlıkta, politikada, memuriyette hepsi aynı kefenin içine girdi. İnsanlar dejenere oldu. İnşallah Allah hidayet verir. Düzelir. Oralarda sema edenlerde düzelecek. Hepsi düzelecek inşallah.

S. Kavak: Bir insanın kendine semazen diyebilmesi için ne yapması gerekiyor.

M. Holat: Bizim kaybettiğimiz nokta. Biz herkese iyi niyetle baktık zamanında. Onlar, sonradan bu koro kurulunca, onlar girmediler buraya. Buraya 10 kişi aldık. Ama dışarıda 30 kişi var. bunlar ne yapmam lazım diye düşündüler. İşte Kapadokya’da program yaptılar: otellerde yaptılar. Başı boş bir halde. Denetimsiz bir hale geldiler. Denetimsiz bir hale gelince, artık, ayağa düştüler o zaman. Bazılarının maddi imkanları yoktu. Oradan istifade etmek istediler. Nemalanmak istediler. Bazıları da ben gazetelerde kendimi göstereyim. İstediler. Onu yakalamak istediler. Size aldığım bir notu söyleyeyim. Halit Bin Badazi Hazretleri, tarikata alınmayacakları sıralamış. Devletin üst ricali, zengin tüccar; işsiz ve aylak insan. Bunlar ne yapar. Zengin tüccarın insani arzuları, para var ya. Bunu kullanır. Devlet üst ricali de emir etmeyi düşünür. Emir altında yapacak şeyler, tarikatın kendine göre kurallarını çalıştırmaz, kendisi amir sıfatına geçer ben söyleyeceğim der. Ben buyum, asarım, keserim. O zaman bu işin dejeneresi olur. Şimdiki hale düşer.

S. Kavak: Mevlevilik tarikatı devam ediyor mu?

M. Holat: Bu gönül işi tabi ki devam ediyor. Tarikat olmasa bu programlar olur mu? Tarikat olmasa, bu konferanslar olur mu. Tarikat olmasa dünyanın bir ucundan buraya gelinir mi: emin ol, Amerikadaki mevleviler Türkiye’den çok. Biz kalkıp diyoruz ki Hazreti Mevlana’yı dünyaya tanıttık. Terbiyesizlik bu ya. Söylenir mi? Olur mu? Alman harbi devam ederken, bir araştırmacı Mesnevi yayınlamış arapça, farsça öğrenmiş. Geçmişte bizden önce pek çok yabancı araştırmacı buna gönül verip, mesneviyi yayınlamış.

Bu tasavvufla konuşanların hepsini dinleyin. İstisnasız hepsi Mesnevi’den bahsetmeden geçmez. Onların verecekleri tek örnek tek kitap mesnevidir. O zaman da tarikat devam ediyor, demektir. Sevgi, muhabbeti devam ediyor. Bilgisi alınıyor. O kaynaktan besleniyorlar hepsi. Hiçbir zaman onları ben dışlamam. Ama başka çareleri var mı? Görüyor musunuz, gördünüz mü, duydunuz mu? Şu adam, şuradan bir şey söylemiş.

S. Kavak: Bir kaç kurum Mesnevi yayınlıyor. Mesnevide yayınlananların tamamı Mevlana’ya ait değildir şeklinde iddialar var. Bu konuda ne söyleyeceksiniz.

M. Holat: Testisi adamın ne kadar sa o kadar su alır. Bir maşrapa varsa elinde o kadar su alır. Öbürünün elinde damacana varsa o kadar su alır. Biri 200 gramdır suyu. Damacana da 20 kilo alır. Söylerler tabi, söyleyecekler. Normal. Ama şudur. O kapasite içerisinde yorumları da görebildikleri kadar. Geçen bir arkadaş Mesnevi dersinde dedi ki, ”Rasurullah’ın nuru cemali, dünyayı kapladı.” tamam kapladı. ”Ama, parça parça oldu” diyor. O parçalar niye parçalandı. Rasurullah’dan sonra gelenlere o nur aktı onlara. Hazreti Mevlana gibi başkaları, devremizde olanlar; Rasurullah’ın bayrağını sancağını, nurunu yükseltmeye devam ettiler. O nur, hala kainatın üzerinde sönmeden, sönmeyecek de inşallah. Şimdi buna kim nasıl yorum yapacak. Hadi bakalım. Bu tasavvuftaki Hazreti Muhammed’i tariftir. Nurun sönmeyeceğini, devamlı kainatın üzerinde kalacağını söylüyor. Basitçe söyler adam. Ama, genişleyip de onu söylemesi çok zor. Tasavvuf ehli olursa onu yapar. Başkası yapamaz. Onun için tasavvufta bu var. Tasavvuf ölmez. Hazreti Mevlana’nın dediği gibi, ‘Ben o Muhammed’in ayağının tozunun tozuyum.’ Bu böyle devam ettiği sürece, bu işler böyle devam edecek. Hiç şüpheniz olmasın.

S. Kavak: Şebi aruz törenleri başladı. Törenleri yeterli buluyor musunuz.

M., Holat: Hiçbir zaman yeterli değil. Çok şeyler yapılabilir, çok şeyler istenebilir ama, ben sözümün başında 1958’de gördüm dediğim günden bu yana çok şey değişti. Ama, yavaş yavaş oluyor. Birden bire hazmediyorsunuz, isteyemiyorsunuz. Burada mesnevi bulmanız mümkün değildi. Şimdi 8 tane yayın var. Her an da bulunabilir, alınabilir. Geçmişte bir belediye başkanımız mesnevi’nin özünü çıkartmıştı. Yani Mesnevi’yi 100 kat daha küçültmüş onu yayınlamıştı. Bir cilt halinde getirdi bastırdı. Ondan evvel Türkçesi matbaa baskısı yoktu.

S. Kavak: İzleyiciyi nasıl buluyorsunuz. İzleyici alması gerekeni alıp, gidiyor mu?

M. Holat: Alıyor. Ben şöyle söyleyeyim. Geçen sene 800’üncü yıl töreni yapıldı. Ertesi gün bir arkadaşımla karşılaştım. Yanındakine beni tanıştırdı. Misafiri ‘abi ben de mevlevi olayım.’ dedi. Mevlevilikle ilgisi alakası yok. Ama etkilenmiş.

1925’den evvel dergâhlar açıkken, burada oturan insanların çoğu dergâha girememiş. 1958’de dergâh resmen açılıp programlar başlayınca, Konyalının tamamı içeriye girememiş. Davetiyeler parayla ya da dışarıdan gelenlere belediye yönetimince verilmiş. Dışarıdan gelenler çoğaldı. Konyalının yüzde 80’i Sema’yı görmemiştir. Ben Büyükşehir Belediye Başkanımız Tahir Akyürek’e teşekkür ediyorum. 3 senedir, onun teşvikiyle her hafta burada halka açık bedava programlar yapıyoruz. Konyalının çoğundan duydum, ‘Geliyorum ayda bir huzur ile seyrediyorum. Ney dinliyorum, ayini izleyip gidiyorum.’ diyor. Konyalı semayı Mevlana’yı hiç olmazsa yüzde 20 kadar anladı, öğrendi.

S. Kavak: Semazen olmak isteyen ne yapacak?

M. Holat: Tabi ki bizlere müracaat edecek. Ama biz bunları deminki o Kapadokya’daki veyahut otellerdeki yapılanlar gibi yapmamayı tecrübe edindik. Onları dışlıyoruz zaten. Sokmuyoruz, almıyoruz. Dürüst olanları alıyoruz. Misafir sanatçı olarak programlarımıza da alıyoruz. Diğerlerini almıyoruz. Biz bu adamları eğiteceğiz. Eğitiyoruz. Soruyoruz. Hazreti Mevlana’nın bir mutfak yeri var. Orada saka postu diye bir şey var. Orada geliyor 3 gün seyrediyor. Bizde soruyoruz arkadaş sen buraya ne için geliyorsun. Tahsilin ne. Hazreti Mevlana’yı ne kadar tanıyorsun. Ne yapmak istiyorsun. Tabi hayat tecrübelerimizden dolayı onun para kazanmak için mi, Hazreti Mevlana’nın yolunda gitmek istediğinden dolayı mı Sema istediğini anlıyoruz. Ona göre hareket ediyoruz. Ona göre de eğer yetişmesi icap ediyorsa yetiştiriyoruz.

S. Kavak: Bir kurs mu var? Eğitimi nerede nasıl veriyorsunuz?

M. Holat: Hayır, resmi bir kurumuz burada yapmayız. Özel olarak kendi evlerimizde yetiştiririz. Bir de bunun eğitim şekli çok ağır. Hep, çalışması lazım. 3 ay gibi bir zaman. Eğer bir gün boşlarsa bir hafta geri kalır. 3 gün boşlarsa 3 hafta. O zaman yıllar alır. Her gün gelmesi lazım. Her gün geldiğinde biz. Ahlaktan; tasavvuf ahlakından dini bilgilerden kendisinden sorular sorarız. Kendisine aktaracağımız şeyleri o yaparken aktarırız. Dinlenme anında, elini açtığı zaman, ayağına dönerken, sebep olur. Abdulbaki Gölpınarlı’ın kitabını yazarken. Konya’ya geldi. Ben 1.5 yıl onunla beraber olmak için kaldığı Şahin Oteli’ne gittim. Hocam demim bana Farsça öğretir misin. ‘Hay hay, tabi ki’ dedi. Kimse yok. Başbaşayız. Bundan 35 sene belki 40 sene evvel. Far8sça öğrendiğim 3 kelime var. ‘Geceniz hayırlı olsun’ demeyi öğrendim. Her gittiğimde bir konu açılıyor. Sigaradan, ekmekten, selam vermeden; şundan her türlü şeyden bir sohbet zuhur etti. Farsça’yı öğrenemedik ama güzel sohbetten; güzel ahlaktan, bir ilim ilim sahibi insandan o sohbetleri çok dinledim. O zamanki yaşıma göre kapasitem kaldırmıyordu. Fakat bilinç altına yerleşmiş şimdi mesneviyi okurken hep onlar aklıma geliyor. Hocamın söyledikleri çıkıyor. Nisa-ül Mevlevi Tercümesi kitabı var. burada tasavvuf ahlakından bahseder. Bu Mevlevilerin el kitabıdır. Hani milletvekilleri anayasa kitapçığını ceplerinde taşırlar ya, Mevlevi’de bunu taşır. Tahir-ül Mevlevi hazırlamış. Yakup Şafak hocamda bunu yayınlamış.

S. Kavak: Semazen sadece dönerek o ayini yapan değil, ayrıca dini bilgisi olacak, felsefi bilgisi olacak, ahlaklı olacak, her konuda eğitim alması gerekiyor. Öyle mi?

M. Holat: Tabi. Sokakta giderken şu adam Mevlevi dedikleri zaman parmakla gösterilecek. Onun giydiği elbise tennure, bir Yusuf Aleyiselam’ın, Yakup Aleyisselam’a gönderip de gözlerinin açıldığı gömleğin karşılığıdır. İbrahim Aleyisselam ateşe atılırken, cennetten gelen hilatın karşılığı bu tennuredir. Tennure beyaz elbise açılır, şu şöyle olur o öyle değil. Başındaki sikkesi alametidir onun. Bu herkese giydirilmez. Bu tekbirle giyilir zaten. İzinle giyilir. Bizim hatamız o zaman, orada kaybettiğimiz nokta. Herkesi iyi niyetle gördük, düşündük. Onlar da cılk çıktı.

S. Kavak: Bilinen şudur. Tennure kefeni temsil eder derler.

M. Holat: O basit tarifidir. O tennure hilat’tır yani cennetten gelen elbisedir. Onu İbrahim Aleyisselam ateşe atılırken, Cebrail Aleyisselam sordu. ‘Benden ne istersin.’ ‘Senden bir şey istemiyorum.’ dedi. ‘Beni yaradanımla bırak’ dedi. Allah’da ona o elbiseyi gönderdi. O ipek elbisedir. O ipek elbise bilimsel olarak da kabul görür. Ateşe, öbür elbiselerden 10 kat daha yakın yaklaştırır. Biliyorsunuz. Ateşin yanında çalışanlar, demir eritenlerin giydikleri hep ipek elbisedir. Osmanlı’da da askerler ipek elbise giyiyordu. O da kılıç kesmiyordu. Kayıyordu. Herkes demirden zırh giyerdi. Osmanlı hafifçe ipek elbise giyerdi.

Yukarıda söylediğim gibi evimden buraya gelirken o 12 medresenin önünden bazen gözyaşları içerisinde geçerim. Bu memleket, 12 medresede, astronomi, musiki, hadis, edebiyat, fıkıh eğitimi almış. Hepsi vardı. Nereye gittik biz. Neredeyiz. Şimdi Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye uğraş, dur. Biz o zaman bulmuştuk. Kılıç kesmiyordu bizi. İpek elbise giyiyorduk. O , ağır ağır demir elbise giyiyordu. Biz ipek giyiyorduk: atın üstünde oynuyorduk. Şimdi onlar tayyarede oynuyor. Biz kendimizi yetiştirtemedik. O neden kaynaklandı. Haçlı seferlerinde aramıza giren casuslardan kaynaklandı. İşte ‘Salı günü çamaşır yıkanmaz’ dediler. Niye, sallanırmış iş. Hayır onlar İstanbul Salı günü fethedildiği için işi bıraktırıyorlardı. Yaptırtmıyorlardı. İşte gece tırnak kesilmez. Niye, temizliğin zamanı, zemini mi olur. Bunu bidat olarak gösteriyor.

Nerelerden geçtik ya. Bu kapı camisi’nde Kuran okunmadan, mukabele yapılmadan Hiçbir gün geçmedi. 4 senedir, 5 senedir okumuyorlar. Neden? Vaiz konuşacak ta ondan. Namazdan sonra oku diyoruz okumuyor.

Bizi dejenere ettiler. Ben onlara kızmıyorum ama böyle böyle bitiyoruz, kayboluyoruz. Ne olur, plaja gider Konya çocuğu aaa der şaşırır. 3 gün sonra baka baka alışır. Biz de baka baka alışıyoruz. Alıştırdılar. Her harekete alıştırdılar.

S. Kavak: Konya’da Türkiye’nin en büyük üniversitesi var. Hala Mevlevi kürsüsü, enstitüsü yok? Olması gerekmez m?

M. Holat: Ufak bir şey başladı. KOP projesi 1953’de başladı. 1953 nerede 2009 nerede. Bu işler böyle yavaş yavaş olur. Ben ümitliyim.

S. Kavak: Olmasını arzu eder misiniz?

M. Holat: Çok çok arzu ederim. Benim gibi cahil konuşacağına, profesörler konuşur. Marmara üniversitesi’nde tasavvuf kürsüsü var. İzmir’de var. İlahiyatta. Bizde birazcık yavaş gidiyor. Bu koro kurulurken, iki arkadaşımız vardı. Adil Küçük, Ziya Ercan. Onların takibiyle bu koro kuruldu. Şimdi isimleri var mı ortada? Biri öldü. Şeref misafiri olarak çağrıldı mı acaba?

S. Kavak: Postnişin makamına Nasıl geliniyor? Kim seçiyor. Sizin görevciniz ne zaman bitecek?

M. Holat: Bana görevi devlet verdi. Semazen başı idim. Dernek zamanında. Bilgilere sahiptim. Bunu da herkes biliyordu. Beni buraya devlet atadı. Bir de bunun manevi tarafı var. Çelebi’ler bu görevi verirler: onlarında kendilerine göre kıstasları var. Layık olan insanlara onu verirler. Benim 2 yılım kaldı. 2 yıl sonra yaş haddinden emekli olacağım. Ama bir arkadaşımızı yetiştirdik. 4 kuşak mevlevidir. Dedesi külahçıydı, babası semazendi, kendisi semazendi, çocukları da semazen.

S. Kavak: Görev süreniz bittiğinde devlet kendi mi atayacak yeni postnişini?

M. Holat: Biz kendimiz atarız. Burada Sanat Kurulu’muz var. O kurul, o seviyedeki arkadaşları gayet iyi bilirler. Kurul, o ismi Genel Müdürlüğe teklif eder, Genel Müdürlük de onayı verir.

S. Kavak: Konyalılara ne söylemek istersiniz?

M. Holat: Ben, okumayı, İslamın ilk emri ‘oku’yu destekliyorum. O yönden istek ve arzum çoktur. Herkesin bilgi sahibi olmasını istiyorum. İkincisi de herkesin güzel ahlaklı olmasını istiyorum. O ikisi olduktan sonra bu dünyada kimse bileğimizi bükemez. Bir de tabi ki temizlik var. Bunlar hepsi birbirini tamamlar. Sokaklarda çöp, vesaire atılmadan, güzellikleri yaşayalım.

http://www.konyapostasi.com.tr/haber/2110-konya-sema-ayindir.html